top of page

The Matrix (1999)

  • Yazarın fotoğrafı: Ceyhun Kansu
    Ceyhun Kansu
  • 11 Oca
  • 4 dakikada okunur


Bir bilimkurgu filminden çok kült bir klasik olmuştur Matrix. İlk çıktığı yıllarda izleyicileri büyüleyen ve bazı kısımlarda deyim yerindeyse beyin-yakan ayrıntıları ile beyaz perdeye adım atmıştır. Şimdinin 30 ‘larında olan o zamanın çocuklarının çoğu sisteme tam anlam veremese de görsel güzelliği ve dövüş sahneleri ile onların hafızalarına kazınmıştı.  Bu yazıda kült filmin sadece hikayesini değil ; felsefesini de inceleyeceğiz: 


Matrix; Gerçekliğin Hangi Boyutu


Matrix, üzerinden seneler geçmesine rağmen bugün izlediğimizde bile “Ben ne izledim?” Diye sorgulatan filmlerden. Bunun nedeni, aksiyon kurgusuyla seyircide ilgiyi asla düşürmeyip, orijinal vurgusunu “gerçek” dediğimiz olgunun temelinde yapıyor. Wachowski Kardeşler’lerin kurduğu düşsel dünya, yazının geri kalanında görüleceği gibi filmin altyapısını çok önemli filozof ve yazarların eserlerine dayandırmıştır. İzleyicinin aklında derin izler bırakacak sahneler de cabası. Film, makinelerin insanlara yaptığı zulümden ziyade daha rahatsız edici bir ihtimali bizlere sergiliyor: Ya zaten “gerçek” sandığımız hayat, başından beri bize anlatılan bir”simülasyon” ise?Filmin başlangıcında Thomas Anderson’ı (nam-ı diğer :Neo) gündelik yaşamın sıkıcı dönemi içinde izleriz: İşe giden, bilgisayar başında vakit geçiren, geceleri ise başka kimliklere sızan bir kişilik. Bu tezat aslında filmin ana sorusunu daha en baştan gösterir: İnsan, kendi seçimlerini mi yaşıyor; yoksa kendisine yazılmış bir rolü mü oynuyor? Neo’nun içindeki huzursuzluk, tam da bu rol duygusundan doğar: Bir şeyler yanlış, ama ne?



Simülasyonun İçinde Uyanmak


Matrix’in çekirdeği, simülasyon fikridir. Film, gerçekliğin bir “dış dünya” değil, bir “arayüz” olabileceğini ileri sürer. Burada Jean Baudrillard’ın Simulacra and Simulation’ı (Simülakrlar ve Simülasyon) filmle doğal bir akrabalık kurar: Baudrillard, modern dünyada temsilin gerçeğin yerini aldığını; hatta bir noktadan sonra “gerçeğin” artık erişilemeyen bir şeye dönüştüğünü söyler. Bu durum gerçeklik üstüdür: Gerçek olmayan şey, gerçek gibi yaşanır; hatta gerçek olandan daha inandırıcı hale gelir.Filmin Matrix evreni tam da budur: İnsanların çoğu “uyanık” değil, ama düş gördüğünün ayrımında da değildir. Çünkü düş, o derli tutarlıdır ki, düşü bozan bir çatlak oluşmadıkça kişi kendini “gerçeğe” çağıran belirteci, sinyali duymak istemez. Bu noktada Morpheus’un Neo’ya yönelttiği soru, film tarihinin en ünlü felsefi çağrılarından biridir: Mavi hap mı, kırmızı hap mı? Rahatça yaşamak mı, yani konfor mu, yoksa gerçeklik mi?Bu seçim, yalnızca kurgu içi bir seçim değildir: Seyircinin de ruhuna dokunur. Çünkü mavi hap “düzenli” bir yaşamın, kırmızı hap ise düzenin yıkımının simgesidir. Film şunu sorar: Gerçeklik her zaman iyi midir? Yoksa bazı gerçekler, bizi özgürleştirmekten çok felç mi eder?



Mağara, Harita ve Düşten Uyanma Şoku


Matrix’in düşünsel arka planı yalnız Baudrillard’la sınırlı değil. Platon’un mağara görüntüsü burada neredeyse birebir çalışır: Mağaradaki insanlar, duvara vuran gölgeleri gerçek sanır; dışarı çıktıklarında ise ışık gözlerini acıtır, dünya “fazla” gelir. Neo’nun kırmızı hap sonrası yaşadığı fiziksel sarsıntı da aynısını somutlaştırır: Gerçeğe çıkmak, romantik bir aydınlanma değil; bedensel ve zihinsel bir travmadır. Mağaradan çıkmak, önce kör eder.Borges’in harita öyküsü de Matrix’i anlamak için güçlü bir benzetme sunar: Öyle ayrıntılı bir harita yapılır ki, sonunda harita ülkenin kendisi kadar büyük olur ve ülkenin yerini almaya başlar. Bu haritada yaşayan insanlar gerçeğin ne olduğu konusunda yanılır. Matrix’te harita—yani simülasyon (benzetim)—o kadar kusursuzdur ki, “dışarıdaki dünya”nın yerini doğrudan ele geçirir. İnsanların yaşadığı “gerçeklik”, gerçeğin kopyası değil; gerçeğin yerine geçmiş bir sistemdir.Buradan ünlü filozof Descartes’a değinmek de kaçınılmaz: "İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar” (Meditations on First Philosophy)’da Descartes, duyuların aldatıcılığı üzerinden bir kuşku yöntemi kurar; düş dayanağı ile “Şu an uyanık olduğumu nereden biliyorum?” sorusunu ortaya atar. Matrix bu soruyu modern bir bakış açısı ile seyirciye sunar: 

“Şu an uyanık olduğumu nereden biliyorum, ya yalnızca beynime gönderilen verilerden oluşuyorsam?” 

Film, Descartes’ın teorik şüphesini görsel bir deneyime dönüştürür.


“Follow the White Rabbit”: Seçim Bir Mit mi?


Film, Neo’yu uyandıran işaretleri bilinçli seçer: “Follow the white rabbit” (Beyaz tavşanı takip et) ifadesi, Alice Harikalar Diyarı’na açık bir göndermedir. Alice, tavşanın peşinden gidip bildiği dünyanın dışına çıkar. Neo da benzer şekilde, bir “eşik”ten geçer. Bu eşik, bilimkurgu anlatısının klasik “kahramanın çağrısı”dır; ama film bu çağrıyı metafizik bir soruşturma gibi kurar: Neo’nun aradığı şey bir suç örgütü ya da bir sır değil; “gerçekliğin ta kendisi”dir.Burada filmin ince oyunu şudur: Neo’yu “seçilmiş kişi” mitine yerleştirirken aynı anda seçilmişlik fikrini de sorgular. Neo gerçekten seçilmiş midir, yoksa sistemin içindeki bir rolün yeni oyuncusu mu? Bu gerilim, filmin en can alıcı tarafıdır: Özgür irade ile kader, aynı sahnede güreşir.


Ajan Smith: Düzenin Öfkesi


Neo’nun karşısında Ajan Smith vardır; ama Smith sadece bir kötü adam değil, egemen düzenin saf ideolojisidir. O, Matrix’in bağışıklık sistemi gibi çalışır: Farklı olanı belirler, yok eder, sistemi korur. Smith’in insanlara yönelik tiksintisi de ilgi çekicidir; insanı “virüs” olarak görmesi, düzenin gözünde bireyin bir hata, bir arıza gibi algılandığını gösterir. Böylece film “kurtuluş” öyküsünü kişisel bir kahramanlıktan çıkarıp, sistem eleştirisine dönüştürür.



Neo ve Anlamı


Neo, adını antik yunancadaki “yeniden doğan” kelimesinden almıştır. “Neo = yeni” vurgusu, filmin sembolik dilini netleştiriyor. Neo, yalnızca bir kişi değil; “yeni bir bakış”ın adı. Platon’un mağarasından çıkan kişi gibi, o da geri dönüp başkalarını uyandırmayı dener. Ancak film burada romantik bir peygamberlik anlatısı kurmaz: Uyanan kişi, kendini bile zor taşır; başkalarını uyandırmak ise neredeyse olanak dışıdır.  Çünkü insanlar “aldatıldıkları” için değil, aldatılmayı seçtikleri için zincirlidir.


Film Dili: Felsefeyi Aksiyonla Birleştirmek


Matrix’in başarısı, felsefeyi saf, öğretici diyaloglara gömmeden, sinema diliyle taşıyabilmesidir. “Bullet time” yalnızca biçem gösterisi değildir; gerçekliğin “esnetilebileceği” düşleminin görsel karşılığıdır. Yeşil tonlu görüntü dünyası, Matrix’in kod-mantığına işaret eder. Dövüş kurguları, varoluş mücadelesini bedene indirir: Gerçek, yalnızca düşünceyle değil, bedelle alınır.


Kaynaklar : 


Jean Baudrillard — “Simulacra and Simulation"

Platon — "Devlet “

René Descartes — “Meditations on First Philosophy”

Jorge Luis Borges — “On Exactitude in Science”

 
 
 

Yorumlar


bottom of page